Şehir Tiyatroları yeni sezonu açalı epeyce olmasına rağmen bu sezonun bizim için ilk oyununa nihayet gittik. Haldun Taner Sahnesi’nde izlediğimiz oyun, Orhan Asena’nın Kanuni Sultan Süleyman Dörtlemesi* (Taht ve Baht Dörtlemesi)’nin üçüncüsü olan “Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe” idi.
“Devlet” sözcüğü, siyasi otorite anlamına geldiği gibi pek kullanılmasa da mutluluk, talih gibi anlamları da vardır. Sanırım bu anlamda kullandığımız tek ifade de “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” Bu açıdan bakılınca oyunun adı, “ya şansımız iyi gider başarırız ya da bu uğurda canımızdan oluruz” anlamına gelir.
Bu deyimin Osmanlı döneminden kaldığını düşünürsek de, Nuray Çiftçinin yorumuyla “Devlet (padişah, vezir vb.) otoritesini göstermeli, zayıf ve basiretsiz davranmamalı (gereken kelleleri kesmekte duraksamamalı); aksi halde fırsatçı iç ve dış düşmanlar (belki de yeniçeriler, hatta padişahı devirip tahta geçmeye çalışan bir kardeş...) hepimizi mahveder, kaos hakim olur” anlamına gelir. Aslında her iki yorumun da doğru olduğunu oyunu izleyince anladık.
Dörtlemenin ikinci oyunu olan “Hürrem Sultan” da, önceki sezonlarda oynamıştı. Oyun, Şehzade Mustafa’nın, Kanuni’den sonra padişah olacağı ve Hürrem’in oğullarının öldürüleceği korkusuyla yıllarca uğraşması ve sonunda Mustafa’nın babası tarafından öldürülmesini anlatır. Böylece yaptığı entrikalarla Mustafa’dan kurtulan Hürrem, tahtın kendi oğulları Bayezid ve Selim’den birine kalacağını düşünür. Dörtlemenin üçüncü oyunu da, buradan başlar. Hürrem’in hiç beklemediği üzere daha Kanuni ölmeden kendi iki oğlunun taht kavgalarının başlamasıyla.
Şehzade Mustafa halk arasında çok sevildiğinden babası tarafından öldürülmesi büyük üzüntüyle karşılanır. Bu esnada Mustafa’ya benzeyen birisi ortaya çıkar ve “Ben Şehzade Mustafa’yım” diyerek etrafında binlerce adam toplayarak tahtın kendi hakkı olduğunu söyler. Şehzade Bayezid ise, bu Düzmece Mustafa’ya mektuplar, hediyeler göndererek güvenini kazanır ve onu yanına çağırır. En sevdiği oğlu Mustafa’yı öldürten Kanuni, kendi vicdan azabıyla cebelleşirken oğlunun adının bile binlerce insanı topladığını ve Bayezid’in de onunla birlik olduğunu duyunca vezirlerinden Sokullu Paşa’yı bu olayı çözmek için gönderir. Bayezid Düzmece Mustafa’yla gerçekten işbirliği yapıp taht peşinde midir yoksa Düzmece’yi yanında olduğuna inandırıp öldürerek tahtı koruma peşinde midir? Sokullu olay yerine vardığında Bayezid, Düzmece’yi yakalatır ve ona teslim eder. Düzmece Mustafa, ölüme yalnız gitmeyeceğini, Bayezid’i de yanında götüreceğini haykırır. Elindeki mektupları kanıt göstererek Bayezid’in da kendisiyle birlik olduğuna Kanuni’yi ikna eder. Yeniden bir oğlunu daha öldürmek korkusu yaşayan Kanuni, Hürrem’in de çabalarıyla oğlunu affetse de ona karşı güveni sarsılmıştır.
Şimdi bir tarafta kendini eğlenceye, musikiye ve şiire adamış, tahtla ilgisi yok görünen Şehzade Selim, diğer tarafta babasının güvenini kaybetmiş, atak ve fevri davranışlarıyla Şehzade Bayezid vardır. Ve ikisinin arasında oğullarından birini kaybetme korkusuyla duran Hürrem. Kendi iç çatışmalarını daha çözemeden bir de ölmeden oğullarının taht mücadelesi arasında kalan Sultan Süleyman’ın hali de içler acısı.
Osmanlı döneminde yaşanan ve en güzel kurguları aratmayacak gerçek olayları konu alan oyun, bir döneme ışık tutmakla birlikte, tahtın ne kadar önemli olduğunu bu uğurda can da alınabileceğini can da verilebileceğini göstermekte oldukça iyi. Ancak o dönemde yaşayan karakterleri ve olayları hiç bilmeyen birisi için biraz karmaşık olabilir. Biliyorsanız zaten hiç problem yok.
Oyunda kullanılan kostümler bana göre genel olarak iyi ve dönemi yansıtsa da bazı paşaların giysileri ve kavukları gerçekten çok eskiydi ve dikkat çekiyordu. Oyun iki perde ve iki saat sürüyor.
*Ek bilgi: Kanuni Sultan Süleyman Dörtlemesi (Taht ve Baht Dörtlemesi)
Kalabalık bir feribot kuyruğu ve yarım saatlik yolculuk sonunda uzun zamandır görmek istediğim Çanakkale’nin bir ilçesi olan Bozcaada’ya yaklaşıyoruz. Neden adı Bozcaada diye hiç düşünmeye gerek kalmadığını, feribotla yaklaşırken tepelerin görüntüsünden anlıyoruz. İskeleye yanaşırken önce sert bir rüzgar arkasından Bozcaada Kalesi karşılıyor bizi.
Ama önce araçla adanın tepesine rüzgar türbinlerine doğru gidiyoruz. Ülkemizin 3.rüzgar enerji santrali olan Bozcaada türbinleri, bütün ihtişamıyla dönerek elektrik üretmeye 2000 yılında başlamış.
Bir rüzgar türbini adanın tüm elektrik ihtiyacını üretebiliyormuş. Ada ihtiyacının fazlası da deniz altından karaya ulaştırılıyormuş. Bozcaada gibi her daim rüzgarı bulunan yerlerde bu türbinlerin kullanılması aynı zamanda doğaya da destek. Rüzgarla çalışıyor ve doğaya zarar vermiyor. Türbinlerin fotoğrafını çektikten sonra, kumuyla deniziyle meşhur Ayazma Plajı’na gidiyoruz. Haziran-Eylül ayları arası bolca ziyaretçisi bulunan bu plaj, normal olarak bu mevsimde çok sakindi.
İncecik kumlara basıp berrak denize bakmakla yetindik biz. Pek büyük olmayan bu plajın arka tarafında yeşillikler içinde yan yana restoranlar sıralanıyor. Mevsim itibarıyla mıdır nedir bilmiyorum ama incecik kumları ve berrak denizi olmasına rağmen beni pek etkilemedi bu plaj. Yaz ayları boyunca merkezden minibüslerle plaja gelmek mümkün.
Araçla gezmemiz gereken yerleri bitirip tekrar ada merkezine gidiyoruz ve önce kaleyi geziyoruz. Birçok şehrin kalesi vardır geçmişten kalan ama günümüze bu kadar sağlam kalanını ben görmemiştim. Tabi bunda defalarca onarım görmesinin de etkisi vardır. İlk olarak ne zaman yapıldığı bilinmese de Fatih Sultan Mehmet döneminde kalıntıların üzerine yeniden inşa edilmiş. Daha sonra II.Mahmut döneminde yeniden elden geçen kale bugünkü durumuna gelmiş.
Kalenin çevresinde dev bir hendek ve asma bir köprü var. Günümüzde sabit köprü kullanılsa da asma köprü ve içi su dolu hendekle kaleyi korumaya çalışanları gözünüzde canlandırmak mümkün. Kalenin içinde adadan çıkan mezar taşları ve tarihi eserler sergileniyor.
Kale gezisi sonrası adanın bence en çok görülmesi gereken yerlerinden biri olan Bozcaada Müzesi’ne gidiyoruz. Burası Hakan Gürüney ve eşinin tamamen kişisel çabalarıyla açılmış ve geliştirilmiş bir müze. Ada Kaymakamlığı da adanın eski taş evlerinden birini bu müzeye tahsis etmiş. Böylece ada, tarihi geçmişini gözler önüne serecek bir müzeye kavuşmuş.
Müze oda oda ayrılmış ve Hakan Bey’le eşi gelen ziyaretçilere büyük bir keyifle anlatıyorlar. Çanakkale Savaşı zamanında adayı üs olarak kullanan Fransızlara ait fotoğraflar, mektuplar, mataralar vb. sergilenen oda oldukça ilginç. Diğer odalarda da arkeolojik eserler, sikke ve haritalar yer alıyor. Ayrıca alt katta adanın eski zanaatlarını yansıtan bölümler ve aletler sergileniyor. Kunduracılık, demircilik vb. el işi mesleklere ait eşyaları görmek mümkün. Müze dolusu materyali toplayıp kendilerini gönülden bu işe adayan Gürüney ailesini tebrik edip güzel çalışmaları için teşekkür ettikten sonra adanın turizm dışında önemli bir uğraşı olan bir şarap imalathanesini geziyoruz. Karalahna, kuntra, vasilaki, çavuş adanın yerel üzüm cinslerinden. Bölgede üretilen şaraplar da daha çok bu üzümler kullanılarak yapılıyor.
Bu kadar gezi sonrası rüzgarlı ama güneşli bir havada deniz kenarında oturup balık yemeyi hak ettik sanırım. Sahilde yan yana birçok balık lokantası var, balıklara bakıp denize karşı bir masayı gözünüze kestirmeyi unutmayın derim.
Rüzgar türbinleri, plajı, kalesi, müzesi, şarabı ve deniz kenarı balıklarından sonra genel olarak adaya baktığımda biraz hayal kırıklığı yaşadığımı söyleyebilirim. Bozcaada biraz abartılmış, turizm şişirmesi olmuş gibi geldi bana. Belki de mevsim itibarıyla o hep bahsedilen tadı almamış olabilirim bilmiyorum. Ben yine de adanın güzelliklerini fotoğraflamayı ve anılarımda öyle hatırlamayı seçtim…
Bazı yerler vardır ilk görüşte aşık olursunuz bazı yerler vardır alıştıkça aşık olursunuz. Sanırım benim adaya alışmam gerekiyor…
Adaya feribot dışında ulaşım olmadığından feribot saatlerinden de bahsetmekte fayda var sanırım. Çanakkale Geyikli İskelesi’nden yaz aylarında 08.30 – 10.30 – 14.00 – 18.00 ve 21.00 saatlerinde, kış aylarında ise 10.00 – 14.00 – 18.00 saatlerinde feribot kalkıyor (Ekim'07).
Batı Anadolu’da Edremit Körfezi’nin kenarında bulunan Assos, antik çağlara uzanan tarihiyle, denizi, doğasıyla sevimli bir köy. Andezit taşından yapılmış eski evler ve köy ürünlerini satmaya çalışan köylüler arasından geçerek oldukça rüzgarlı ve soğuk bir havada en tepeye kadar tırmandık.
Antik çağlarda önemli bir yerleşim yeri olan Assos’ta yaklaşık 230 metre yükseklikle Athena Tapınağı bulunuyor. M.Ö.VI.yüzyılın ortalarında yapılan tapınak, tüm köye, Ege Denizi’ne ve Midilli Adası’na tepeden bakmaya devam ediyor.
Dikdörtgen planlı, Anadolu’daki en eski dorik tarzındaki tapınaktan günümüze birkaç sütunu kalmış. Tapınak, Agora’sı, Tiyatro’su ve diğer kalıntılarıyla Bahramkale Köyü ile iç içe zamana direnmeye çalışıyor. Bulunduğu tepe itibarıyla oldukça güzel bir havası var. Midilli Adası’nın en net göründüğü yerlerden biri olan tapınaktan tekrar köye doğru inerken minaresi olmayan güzel bir cami görüyoruz.
Hüdavendigar Camii’nin bir bölümü bölgedeki Bizans ve Roma döneminden kalma devşirme taşlar kullanılarak yapılmış.
Assos, Behramkale ya da Behramköy adıyla da biliniyor. Köy içinden tepeye çıkan Arnavut kaldırımlı yokuş boyunca köylülerin ürünlerini sattıkları tezgahlar sıralanıyor. Gittiğimizde sabahın erken saatleri ve çok rüzgarlı olmasından dolayı tezgahlar yeni yeni açılsa da, buranın meşhur kekiğini alma şansımız oldu. Limon ve dağ kekiği kokusuyla gerçekten çok güzel. Bölgedeki evlerin bir kısmı pansiyon ve restoran olarak işletilmekte.
Dünyaya bir kere daha tek yürek olduğumuzu, vatanımızın bir parçasını bile düşmana bırakmayacağımızı kanıtlayan, tarihimizin en şanlı zaferlerinden birini kazandığımız ve binlerce şehit verdiğimiz yer…
Üzerinden doksan iki yıl geçse de asla unutamayacağımız, her göreni derinden etkileyen bir yer… Çanakkale Şehitlik… Bir tarafta ülkesini düşmandan korumak için kavurucu sıcakta ve dondurucu soğukta savaşan kahraman Türk askerlerimiz, diğer tarafta çok uzaklardan gelmiş, niye orda olduğunu bile bilmeyen askerler… Dünya tarihine en centilmen savaş olarak geçen bir savaş… Çanakkale Savaşları…
Lapseki’den Gelibolu’ya feribotla geçtik. Gelibolu Yarımadası’nın insanın içini burkan, gözlerini yaşartan bir taraftan da Türk olduğundan gururlandıran bir havası var. Yemyeşil ağaçlar, masmavi denizi ve havasıyla öyle güzel ki Gelibolu… Bu topraklar düşmana bırakılabilir mi? Her biri ayrı bir kahraman olan askerlerimiz sayesinde bugün gururla geziyoruz bu toprakları ve her birini şükranla anıyoruz.
1.Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletleri kuvvetleri “Yenilmez Armada” ile 18 Mart 1915’de denizden harekâta başlamış ancak boğazı geçemeyince, 25 Nisan 1915’te yarımadaya çıkarma yapmış, böylece 8,5 ay sürecek olan kara savaşları başlamıştır.
Gelibolu’da Seddülbahir, Ertuğrul, Morto, İkizkoyları, Alçıtepe, Kerevizdere, Zığındere, Arıburnu, Conkbayırı, Kocaçimen, Kanlısırt, Anafartalar ve Suvla koyları Çanakkale Savaşları’nın yapıldığı alanlardır. Bugün bu bölgelerde kahramanlıkları unutmamamızı sağlayan şehitlikler bulunmaktadır. 37 Türk anıtı ve şehitliği, Fransız, İngiliz, Avustralya ve Yeni Zelanda’ya ait de 33 anıt ve mezarlık bulunmaktadır.
Onbaşı Seyit Anıtı
Kilitbahir yakınlarında ilk gördüğümüz Seyit Onbaşı heykeliydi. Deniz savaşı sırasında Queen Elizabeth ve Ocean zırhlılarının açtığı ateş sonucu birçok asker şehit olur, birkaç topçu eri hayatta kalır. Ateş devam ederken topun mermiyi kaldıracak olan vinci parçalanınca Seyit Onbaşı, 275 kg.lık mermiyi sırtlayarak topa yerleştirmiş ve ateşlemiştir. Ocean’ı dümeninden vurmayı başararak sürüklenerek mayınlara çarpmasını ve batmasını sağlamıştır. Daha sonra Kurtuluş Savaşı’na da katılan Seyit Onbaşı’yı anmak için mermer bir kaide üzerine 275 kg.lık bir mermiyi taşıyan bronz heykeli yerleştirilmiştir.
Çanakkale Şehitleri Anıtı
Bölgedeki şehitlerin anısına Çanakkale Şehitleri Abidesi tam Gelibolu Yarımadası’nın ucunda deniz kenarına dikilmiştir (41.70 m). Anıtın çevresinde savaştan bazı bölümler kabartma olarak görselleştirilmiştir. Anıtın tam ortasında durunca tam tepede ayyıldızlı bayrağımız yer almakta. Bugün Çanakkale’ye karadan ve denizden gelirken tam uçta görünen bu anıt, Türk askerinin kahramanlıklarını hatırlatır.
Bu yıl yeni düzenlemelerin yapıldığı ve açılışının 18 Mart 2007’de yapıldığı Şehitlik’te büyük abidenin önündeki bölümde sembolik mezarlar yapılmış ve şehitlerimizin anısına gül dikilmiştir.
57. Piyade Alayı Şehitliği
Kara savaşlarında siperlerin birbirine 5 m. kadar yaklaştığı, stratejik olarak çok önemli olan Anzak Koyu ile Conk Bayırı arasındaki alanda her iki taraf da çok kayıp vermiştir. Anzak (“Avustralian and New Zeland Army Corps”) askerlerinin Arıburnu cephesindeki ilerleyişini durdurup geri püskürten ancak komutan ve askerleriyle şehit olan 57.Alayın anısına burada bir anıt yapılmıştır. Anıtın üzerinde “Dünya askerlik tarihinin en kahraman birliği” yazıyor. Ordumuzda bugün onların anısına saygıdan 57.alay yoktur. 56. ve 58. alay vardır. 1993’de şehitliğin açılışı yapılmıştır. Açılışa Çanakkale Savaşları’nda gazi olan Hüseyin Dede de torunuyla katılmıştır. Dede ve torunun bronz bir heykeli bu alanın girişinde yer almaktadır.
Conkbayırı Yazıları
25 Nisan’da Anzak askerleri Anzak Koyu’ndan bir çıkartma yapmaya başlamış, bu bölgede sorumluluğu üstlenen Mustafa Kemal tarafından Conkbayırı’nın güney eteklerinde durdurulmuştur. Kurşunu biten askerlere süngüleriyle savaşma emrini veren Atatürk 57.Alayı, 261 rakımlı bu tepeye doğru hücuma kaldırmıştır. Conkbayırı Yazıları ve şehitliğinin bulunduğu bu tepede düzenleme çalışmaları yapılıyordu.
“Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler, başka komutanlar kaim olabilir” emri ile süngüleri takıp mevzi alan askerlerimizi gören Anzaklar da mevzi almış ve arkadan gelen Türk kuvvetlerine zaman kazandırılmıştır. Atatürk savaştan sonra, bu anı, "savaşın kazanıldığı an" olarak değerlendirir.
Atatürk’ün Saatinin Parçalandığı Yeri Simgeleyen Anıt
Conkbayırı’nda çarpışmalar sırasında bir şarapnel parçası Atatürk’ün göğsüne gelir. Göğsündeki saate çarpınca, saatin parçalanarak Atamızı ölümden kurtardığı ve onun Türk halkına bağışlandığı alanda taştan yuvarlak gülleler bulunuyor. Burada yer alan Atatürk anıtında da, bu olayın nasıl olduğu Atatürk’ün ağzından anlatılmıştır.
Gelibolu Yarımadası bugün bile Türk olan olmayan her insanın içini acıtıyor. Bu topraklarda öyle kahramanlıklar gösterilmiş ki, dinledikçe tüylerimizi diken diken ediyor, gözlerimizi yaşartıyor. O kahramanlarımız için ne söylesek az! Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi:
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? “Gömelin gel seni tarihe” desem, sığmazsın. Tüllenen mağribi, akşamları, sarsam yarana... Yine birşey yapabildim diyemem hatırana.
Kendi topraklarımızı savunurken çarpıştığımız düşman da olsa onlar da bir askerdi. Türk askeri savaş sırasında bile düşman askerlerine saygı duyarak dünya tarihine geçmiştir. Savaştan sonra Atamızın söylediği bu sözler onun nasıl yüce gönüllü bir lider olduğunu, Türklüğün asil değerlerini gösteriyor.
“Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır.” Mustafa Kemal – 1934.
Prag’taki üçüncü günümüzde Çek Cumhuriyeti’nin güneyinde, Avusturya sınırına yakın ve çok güzel olduğunu duyduğum Cesky Krumlov’a gitmeye karar verdik.
Prag’tan direk otobüslerle (Florenc İstasyonu) Cesky Krumlov’a gidilebiliyor (180 km). Bilet oldukça ucuz (170 CZK) fakat İngilizce anlaşamamaktan doğan ufak tefek problemler olabiliyor. Ama bize denk gelen şoför yes-no bile diyemezken söylenen her İngilizce cümleyi bir şekilde tahmin edip cevap verebiliyordu. Örneğin cümle içinde "Prag" sözcüğü geçiyorsa Prag’a varış saatini sorduğumuzu tahmin edip, listeden saati gösterme, gideceğimiz durağın adını vb. söyleyebilme yeteneği üst düzeydeydi... Otobüs içinden de bilet alınabiliyor ama o zaman koltuk numarası verilmiyor, boş olan bir yere oturabiliyorsunuz. Tarife için www.jizdnirady.cz bakılabilir. Tren istasyonu ise daha uzakta ve tren otobüse göre daha yavaş.. Otobüsle yolculuk normal şartlarda 3 saat sürüyor. Fakat bizimki pek normal şartlar altında değildi sanırım. Öğlen saati olmasına rağmen -ve şehirlerarası yol- trafik vardı ve hava her zamankinden daha sıcaktı. Üstelik bize denk gelen kliması olmayan ve eski bir otobüstü. Yolculuk 3,5 saatten biraz fazlaydı ve eğer biraz daha sürseydi oksijen tüpüne ihtiyacımız olacaktı. Neyse ki buna gerek olmadan indik ama perişan bir halde... Yolculuk çok kötü geçse de, şehri görünce hepsini unuttuk.
Otobüsten indikten sonra 10-15 dakikalık bir yürüyüşle şehir merkezine geldik. UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi’nde bulunan Cesky Krumlov, sevimli bir ortaçağ kenti. Görür görmez insanı kendine çeken, etkileyici bir havası var. Vltava Nehri’nin kıvrılarak şehir ortasında bir yarımadacık yarattığı yerde köprüden geçip nehir kenarındaki sevimli sıra sıra kafelere bakarak yürümeye başladık.
13.yy’da yapılmış olan Cesky Krumlov Kalesi, Orta Avrupa’nın en büyük kale komplekslerinden biri (40’tan fazla tarihi bina içeriyormuş). O zamanlardan bugüne hala ortaçağ karakterini koruyor. Kalenin bahçesinde turlayıp kuleye çıkmak istedik ama "tomorrow please" demeleriyle hayal kırıklığı yaşadık, meğer 17.00’den sonra çıkılmıyormuş. Bir iki dakikayla kaçırmanın üzüntüsünü yaşadık çünkü biliyorduk ki, kuleden tüm şehir mükemmel görünüyor. Ama ertesi gün gelemeyeceğimiz için çaresiz kabullendik.
Kalenin hemen altında kıvrılmış Vltava Nehri, parke taşlı dar sokaklar, iki katlı güzel evler, küçük dükkanlar ve restorantlar sıralanıyor. Bu evler, çatılar, nehir, kulenin renkli yapısı öyle güzel görünüyor ki, iyi ki gelmişiz diyoruz. Keşke daha uzun kalabilseydik ve o kafelerinden birinde oturup tadını çıkarabilseydik ve kanoyla nehirde gezebilseydik. Ama yetişmemiz gereken bir otobüs vardı ve doyamadan ayrıldık Cesky Krumlov'dan...
Bir sürü şey yazıldı hakkında… Yüz kuleli şehir dendi, ortaçağ şehri dendi… hiç kimse benim gözümle bakmadı ki sana… bütün sokaklarını adımlamak istediğim, her köşe başında durup ardıma bakıp yüzümde gülümsemeyle yoluma devam ettiğim, uzaklardan bir yerlerde hep kulelerini görüp bir dosta rastlamış gibi sevindiğim şehir… köprüde oturup, güneşli bir günde sırtımı Vltava’ya verip yüzümü Vltava’ya çevirdiğim, kulağımda bridge band ezgileriyle güneşten gözlerimi kısıp baktığım şehir… bir saniye yorulmadan, bir an şikayet etmeden, bütün gün tüm sokaklarında gezip akşamını keyifle beklediğim şehir…
Güneş St.Vitüs’ün arkasında dinlenmeye çekilirken, tuhaf bir kırmızılık bırakır tüm şehre… işte o zaman seyretmeli uzaklardan uzakları, mutlaka Vltava’yı gören bir yerden ama… Fotoğraf makinesine görüntüyü çakmak istesem de gözümün gördüğü bu güzelliği kimseye gösteremem benim gördüğüm gibi. Çünkü ben öyle baktığım için güzel bu şehir… ben öyle görmek istediğim için hüzünlü ve de gizemli… hiç kimseye anlatamam güzelliğini, boynunu büküp ağlamaklı duruşunu, bir yağmur çiseleyip bi güneşten gözümü kısmamı, kırmızı üçgen çatılı evlerini, kararmış heykellerini, sokaklarda her dilden konuşan hayran hayran etrafa bakıp fotoğraf çeken insanlarını... akşam akşam tam da güneşi batırıp köprünün üstünde, her zamanki yoldan geçip herkesle beraber yeniden dönüyorum saat kulesine… Altında, kaldırıma oturup önümden geçen hayata bakıyorum. Neşeli, hüzünbaz, çakırkeyf gülüşmeler geliyor kulağıma, uzaklardan bir yerlerden müzik geliyor hep… hayatın sokaklarda aktığı ve de doyasıya yaşandığı bu şehirde bir kış günü olmayı düşlüyorum nedense… yine böyle oturabilir miyim kaldırımda, gülümseyip izleyebilir miyim akıp giden hayatı? İçimi ürperten bir rüzgar çıksa, konuşurken titreten… elimi paltonun cebine atıp küçük bir şişeyi tutsam… gökyüzüne bakıp lapa lapa kar yağdığını görsem… yanımda sevdiğim olsa, boynundan öpüp bir kere daha sevsem hayatı… ayrı ayrı gördüğümüz ama birlikte hiç ayak basmadığımız bu şehirde bir kere daha sevsek birbirimizi…
Kararmış kulelerden birine çıkıp şehri tepeden izlemeli, 360 derece seyredip hazmetmeli, her kareyi hapsetmeli beynin kıvrımlarına… çok uzaklarda bir yerlerde özleyince, hatırlayıp olur olmaz yerde gülümsemek için… nesini seviyorsun bu şehrin dediklerinde kimseye anlatamadığım sadece kendime sakladığım bir sebebim olsun diye… benim gördüğümü kimse görmesin diye, kimse sana benim gözümle bakmasın diye… benden başkası seni böyle sevmesin diye…her kareyi hapsetmeli beynimin kıvrımlarına… gündüz ve gece, kalabalıkta ve tenhada…
Kavarna Slavia’nın duvarında önce Nazım’ın resmine sonra Vltava’ya ve kuşlara bakıp İstanbul’u özledim tıpkı koca şair gibi…martılara ekmek atmasam da köprünün kenarında durup izledim, uzun kuleleri aydınlatan ışıkların Vltava’ya vuran yansımalarını… Ay, incecik bir hilaldi o akşam, Petrin Tepesi’nin arkasında duruyordu… içimde öldüren bir hüzün de vardı… neşeden bağırıp sokaklarda koşturasım da… ne tuhaf… bir hüzünden bir keyiften öldüren şehir… adına Praha diyorlar… ben ne desem boş… ben Prag’ı anlatamıyorum çünkü onu kendime saklıyorum…
Seegrotte Mağarası'nı gördükten sonra ikinci durağımız Mayerling Av Köşkü’ydü. Bu köşkü, Hofburg İmparatoru Franz Joseph ve İmparatoriçesi Elizabeth (Sisi)’nin oğlu olan Rudolf, av merakı nedeniyle 1886’da yaptırmış. Bu noktada bir ara verip Hofburglardan bahsetmem gerekiyor. Çünkü Hofburg Hanedanlığı'ndan izler, Viyana ve çevresinde hala derinden hissedilmekte. Franz Joseph ve Elizabeth (Sisi) hala her yerde karşımıza çıkıyor, afişlerde, duvarlarda, saraylarda, sokaklarda, her yerde… Elisabeth'in hüzünlü bir öyküsü var. Avusturya İmparatoriçesi olsa da mutsuz bir hayat yaşıyor. Üç çocuğunun da ölümünü görüyor. 60 yaşlarındayken de bir anarşist tarafından amaçsız ve manasız bir şekilde öldürülüyor. Belki de bu yüzden çok seviliyor. Bugün Viyana için Sisi, sanki bir turizm elçisi, tek başına bir marka.
Sisi'nin oğlu olan Rudolf ise, Belçika Prensesi Stephanie ile evlendiriliyor. Bir çocukları oluyor. Av merakı olan Rudolf, bu köşkü yaptırıyor. Ve bir süre sonra Barones Marie Vetsera ile tanışıyor. 17 yaşındaki bu kıza büyük bir aşk besliyor. Bir gün bu av köşkünde Rudolf ve sevgilisi ölü olarak bulunuyor. Rudolf'un arkasında bir mektup bırakarak önce sevgilisini sonra da kendisi vurduğu öne sürülen görüşlerden biri ancak tarihe Mayerling Faciası olarak geçen bu olayın iç yüzü hala belirsizmiş. Halk tarafından çok sevilen Rudolf'u babasının öldürtmüş olabileceği (komplo) ihtimali de düşünülmekteymiş (Sevgilisi nedeniyle aile şerefine leke sürmüş olabilir). Bugün av köşkünde çiftin ölü bulunduğu oda gezilebilir. Odanın duvarlarında ise fotoğraflarıyla tüm aileyi görmek mümkün.
Mayerling’teki hüzünlü öykü sonrasında sevimli bir kasabaya Baden Bei Wien’e gidiyoruz. (Kendiniz gitmek isterseniz şehir merkezinde Opera’nın oradan Oper-Baden treniyle gidilebilir). Baden, Viyana’nın 26 km güneyinde, neoklasik evlerin olduğu, sakin ama sevimli bir yer. Aynı zamanda romatizma tedavisinde kullanılan termal suları da olan bir sağlık bölgesi.
Şehirde dolaşırken kapının önünde yine karşımıza çıkan Hofburg’ları gördüğümüz bir kafeye girdik.
Kafenin bir bölümü ev gibi dekore edilmişti, bir köşede Franz Joseph’in çalışma odası gibi duran bir bölüm ve duvarlarda da ailenin resimleri ve aralarında da boş bir pencere vardı. Pencerenin arka tarafına geçip ailenin resimlerde verdiği pozlar gibi pozlar verip Hofburg hanedanlığına katılmış olduk. Kafede hiç kimse olmadığı için rahatlıkla aileyle fotoğraflar çektirdik. Kafenin erkekler tuvaletinin kapısında Rudolf, bayanlar tuvaletinin kapısında da sevgilisinin resmi vardı “woman” ya da “man” yerine. Bu sevimli kasabadaki serbest zamanımız dolunca otobüse binip kısa bir yolculukla şehre döndük.
Bu yazıyla birlikte Viyana yazıları nihayet bitti...
Viyana’daki ikinci günümüzde şehirden çıkıp kısa bir yolculukla bahçeli, iki katlı evlerin olduğu bir kasabaya geldik, burada bir mağara gölü göreceğiz. Bu mağarada maden işçileri çalışırmış, 1912’de bir patlama sonucu kayaların arkasından sular fışkırarak mağaraya dolunca birçok işçinin ölmesine sebep olurken Avrupa’nın sayılı mağara göllerinden biri oluşmuş. Mağaranın girişinde 450 metrelik bir tünel var. Tünelin sonunda işçilerin çalıştıkları bölümler görülüyor. Mağaranın içinde her yıl ölen işçileri anmak üzere törenler düzenleniyormuş.
2.Dünya Savaşı’nda Naziler, gözlerden uzak olduğu için burayı seçmişler ve burada bir karargâh kurmuşlar. Pompalama sistemi kurarak suyu dışarı çıkartıp içerdeki düzlük bir alanda bir uçak fabrikası kurmuşlar. Sesten daha hızlı giden uçağı yapmaya başlamışlar. Savaş bittiğinde uçağın yapımı tamamlanamadığı için savaşta kullanılamamış. O dönemden kalma orijinal parçalar mağarada sergileniyor. Günümüzde de aynı pompalama sistemi kullanılarak belirli miktarda su dışarı çıkartılıyormuş.
Dışarıda 37 derece sıcaklık varken mağarada üşüme ihtimali düşük gibi gelse de mağaranın sıcaklığı 9-12 derece arası. Kapıda verilen battaniyeleri almadıysanız, yazlık kıyafetlerle gezerken ciddi ciddi titretiyor. Mağarada gezerken Türkçe olarak doldurulmuş bir kasetten mağara hakkında bilgiler aldık. Seslendirmeyi yapan kadının şiveli konuşması ve söyledikleri de oldukça eğlendirdi bizi… Mağara gezisinden sonra akülü bir kayıkla, oluşan gölette bir tur atıp tekrar tünelden hızla dışarı çıkıp kendimizi güneşe teslim ettik.
Grinzing, Viyana yakınlarında iki katlı bağ evlerinden oluşan, meyhaneler mekânı. Viyana'da Universitat metro durağının yanından 38 nolu tramvayla 20 dakikalık uzaklıkta. Civarda birçok meyhane var. Eski ve çok çeşitli tirbüşonların duvarlarında asılı olduğu, girişi güzel olan bir tanesine giriyoruz.
Yukarı çıkınca bir bahçeye açılan çok güzel bir yer. Ama burda durmayıp diğerlerini de gezmeye karar veriyoruz. Bu meyhanelere “Heurigen” deniyor. Kendi şarabını kendisi yapan meyhane demekmiş. Civardaki bir çok meyhaneye girip bakıyoruz. İçerden akordion ve keman sesi gelen bir tanesine oturuyoruz. Masaları dolaşıp hep beraber Almanca şarkılar söylüyorlar. Sonra başka bir masaya geçtiklerinde “Yıldızların Altında”yı çalmaya başladılar. Masadakilerle beraber 2-3 tane Türkçe şarkı çalıp söylediler. Viyana’da yaşayan veya turist olarak giden çok Türk varmış ve onlar da öğrenmişler bizim şarkılarımızı.
Hafta içi olduğu için mi bilmiyorum öyle bir yer için biraz hareketsiz ve az kalabalık geldi bana. Zaten olanların hepsi de turistti. Biz de biraz oturup tekrar tramvayla şehre döndük.
Ulaşım haritasına bakınca 5 tane metro hattı (U-Bahn), hızlı tren, banliyö treni, havaalanı treni, tramvaylar ve otobüslerle biraz karışık görünüyor ama Viyana’da toplu ulaşım çok rahat. Şehirde özellikle gidilmesi gereken yerler için metro ve tramvaylar yeterli, diğerlerine pek ihtiyaç olmuyor. Tabi oteliniz bizim gibi şehre oldukça uzak bir noktada değilse. (Grinzing dönüşü, tramvay, metro, tren ve otobüs kullanmak zorunda kalmıştık.)
Dünyanın en önemli üç operasından ve şehrin buluşma noktalarından biri olan Opera binası (Staatoper), şehir yürüyüşüne başlamak için en uygun yerlerden biri. 2.Dünya Savaşı’nda çok hasar aldığı için yeniden yapılan, merdivenleri ve fuayesi ise ilk yapıldığı (1869) yıllardan kalan Opera Binası’nın hemen arkasındaki Karntner Sokağı boyunca yürürken solda meşhur bir pastane var. Sacher Kafe, kayısı kokulu çikolatalı sacher pastası ile ünlü.
Opera binasını görerek sağlı sollu lüks mağazaların, çok şık kafelerin olduğu sokaklarda yürüyerek Stephansplatz’a geldik. Burada şehrin görkemli bir sembolü olan gotik tarzdaki, çatısı renkli seramik kaplı, uzun kuleli, etkileyici bir kilise olan Stephan Katedrali var. İçi oldukça büyük, rehberli turların da yapıldığı, karanlık, görkemli bir kilise.
Artık bu civarda nereye gidersek gidelim bu yapıyı referans alarak ara sokaklara dalıp rahatça kaybolabiliriz. Kiliseye sırtımızı verip devam ederek araç trafiğine kapalı ama insan trafiğine son derece açık Graben’de yürüdük. Peter Kilisesi ve büyük bir veba anıtının da bulunduğu bu cadde şehrin önemli bir alışveriş ve yaşam merkezi. Yeşil, bakır çatılı kilise, aziz Petrus’a adanmış. İçinde azizleri ve melekleri temsil eden birçok heykelin, duvarlarda resimler, kabartmalar ve yaldızlı süslemelerin olduğu, ne bulunmuşsa içine konmuş izlenimi veren, sadelikten uzak, karmaşık bir görüntüsü var. Neye bakacağımızı şaşırdık doğrusu.
Viyana’da birçok yerde Mozart çikolataları ve likörleri satan mağazalar görülebilir. Biz de bir çikolata dükkânına girip beğendiklerimizden taneyle alıp denedik. Graben tüm canlılığıyla yine çok kalabalık fakat hava öyle sıcak ki, bir yerde oturup biraz havanın serinlemesini bekliyoruz. Öyle bir şey olmuyor tabi biz de mecbur tekrar dolaşmaya başlıyoruz. Sokaklarda “buz gibi soğuk su” satan çocuklar yok ama çeşmeler var. Her çeşmede tadına bir türlü alışamadığımız bu nedenle de kana kana içemediğimiz sulardan mecburen içiyoruz, elimizi yüzümüzü ıslatıyoruz. Ama sonra bir bakıyoruz ki, arka sokakta bir süs havuzu var. İnsanlar kenarında oturuyorlar. İki kişi ayaklarını sokmuş içine, serinliyor. Birden çok cazip geliyor, aynısını biz de yapıyoruz. Bir süre sonra havuzun kenarında oturacak yer kalmıyor. Gören geliyor ve serinlemek için hemen ayaklar içine sokuluyor. Ayaklarımız buz kesene kadar içinde durup o serinlikle uzun bir tur daha atma şansımız oldu. Ve tekrar yürümeye başladık.
Yürürken ilginç bir dükkân görüp hemen içeri girdik. Zeytinyağı, sirke ve alkollü içecekler musluklu cam tüplerde duruyor, istediğinizin tadına bakıp kendi seçtiğiniz şişelere, istediğiniz miktarda koydurabiliyorsunuz. Her bir ürünün üzerinde 100 ml’lik fiyatı var. Dekoratif şişeler ve ürünler 2-2,5 Euro’dan başlıyor. Üstelik şişenin ucuna tıpa koyup vakumla kapatıp güzel bir ambalaj da yapıyorlar. Bizimle ilgilenen satıcı, isim hakkıyla dünyanın birçok yerinde bu dükkânlardan olduğunu söyledi (Vom Fass).
Bu dükkânın karşısı Hoher Markt Meydanı. Burada ünlü bir saat var (Ankeruhr). Prag’taki astronomik saatte, saat başı havariler açılan pencerelerin önünden geçiyor. Burada ise, her saatte çeşitli sanatçılar ve devlet adamlarından 12 kişinin figürleri geçiyor. Hepsinin birden toplu geçişi ise saat 12.00’de oluyormuş. Biz zamanı tutturamadığımız için onu göremedik ama saatin fotoğrafını çektik. Saat: 19.12. Bizim gördüğümüz saatteki figürler kime ait bilemiyorum.
Yine katedralin olduğu meydana dönüp arka tarafındaki Domgasse Sokağı’na gittik. Mozart’ın, Viyana’da yaşadığı yıllarda (1784-1787) oturduğu ve “Figaro’nun Düğünü” eserini bestelediği evi gördük. Burası müze haline getirilmiş, kapısına dayandık ama ne yazık ki kapalıydı.
Referans noktamız olan Katedralin dolayısıyla şehir merkezinin kuzeydoğusunda kalan, metroyla ulaşılabilen Prater, şehrin en büyük parkı, dinlenme ve eğlence alanı. Bu parkın içinde bir de lunapark var. 1897’den beri dönen ve Avrupa'nın ilk dönme dolabı olan “Giant Ferris Whell” küçük birer vagon görünümünde. Çok yavaş bir şekilde dönüyor. Ücreti de 8 Euro. 65 m yüksekliğe çıkan dönme dolap, biz binmedik ama Viyana’nın saraylarına, görkemli yapılarına çok güzel manzara imkânı sunuyormuş. Buraya kırmızı metroyla (U1) gidilebilir.
Havanın kararmasıyla birlikte yine uzun bir yürüyüşle Belediye Sarayı’nın (Rathaus) önüne geldik. Burada her akşam festival havasında geçiyormuş. Ne kadar da yaşayan bir şehir, her yerde, her sokakta müzik var. Doğrusu bu kadarını hiç beklemiyordum. Hafta içi olmasına rağmen, koskocaman bir ekranda klasik müzik konseri izleyen büyük bir kalabalık vardı. Açık havada biraz konseri dinledikten sonra arka tarafa geçince bir başka kalabalıkla karşılaştık. Burada da çeşitli dünya mutfaklarından yemekler yapan yan yana küçük dükkânlar ve oturmaya bile yer olmayan kafeler vardı. İçecek bir şeyler alıp birçok kişinin yaptığı gibi ayakta içtikten sonra meydanın dışında kaldırımda oturup kalabalığı ve geçip giden Viyana yaşantısını izledik.